Beyoğlu denince aklıma her zaman büyükannemin 1930’lu yıllarda beş kız kardeşi ile birlikte çekilmiş bir resmi gelir. O zamanın en ünlü pastanesinde çekilmiş olduğu söylenen bu resimdeki altı kadının şıklığı, İstanbul’da yaşanan ihtişamın bir göstergesi olarak kazınmıştır belleğime.
Yaşını almış bir dostumla Beyoğlu’na çıkarız arada sırada. Yavaş yavaş yürür, yan yana dizilmiş birçoğu
bakımsızlık içinde olan birbirinden güzel binaları inceleriz birlikte. Dostum iki adımda bir durur, eski Beyoğlu’nu hatırlayarak önünde durduğumuz binanın hikayesini anlatır bana. “Şu dönercinin yerinde meşhur bir şapkacı vardı” der üzüntülü bir sesle. Takım elbise ve kravat takmadan buraya gelmediklerini söyler her seferinde.
Kadınların şıklığından, beyefendilerin asilliğinden bahseder. Beyoğlu’nun eski halinin şimdikinden daha iyi olduğu kesin ama ben bugünkü Beyoğlu’nu da seviyorum. Fransız Sarayı’ndaki bir davetten çıkıp Asmalımescit’teki bir balıkçıda yemek yedik geçenlerde. Gelip geçen insanları incelemekten masaya konsantre olamadım. Gençler gruplar halinde Asmalımescit’ten geçerek bir barda eğlenmeye gidiyordu belli ki. Söylenene göre pek çok farklı eğlence türü sunan bar varmış Beyoğlu’nda.
Her keseye, her zevke uygun restoran ve barın bulunduğu böyle bir bölgeye binlerce insanın akın ediyor olmasını doğal karşılamak lazım. Yemekten sonra İstiklal Caddesi’ndeyiz. Tünel’den Galatasaray Lisesi’ne kadar olan bölümü rahatça yürüyoruz. Midpoint’in dar kapısından girip yukarıya çıkıyoruz ve o dar kapıya zıt geniş bir alan ve muhteşem manzaralı bir terasla karşılaşıyoruz. Üsküdar, Kızkulesi, Topkapı Sarayı’nın nefes
kesen güzelliği eşliğinde içkilerimizi içip Taksim’e doğru yürümeye daha doğrusu yürümeye çalışmaya başlıyoruz. O eski resim veya dostumun anlattığı ‘Eski Beyoğlu’nu unutup yenisini gözlemliyorum. Parlak takım elbiseler giymiş, saçları jöleli birkaç esmer delikanlıya gözüm takılıyor önce. Gözlerindeki saşıkla cinlik arasındaki ifade ilgimi çekiyor. Geçen turistlere bakıyorlar çapkınca. Caddenin her iki tarafında bulunan müzik marketlerinden çıkan sesler birbirine karışıyor, tramvay yoluna devam edebilmek için kornaya basıyor onlarca kez.
Kızlı erkekli bir grup yol kenarındaki bir kaldırımda ‘konser’ veriyor. Yanlarına oturuyoruz. Hepsi birbirinden sevimli bir sürü genç insan hem müzik yapıyor hem para kazanmaya çalışıyorlar. Rasta veya punk tarzını benimsemiş oldukları giyimlerinden belli. İçkili oldukları gözlenen başka bir grup önümüzden geçiyor. Hep birlikte bir futbol takımının simgesel şarkısını söyleyerek gidiyorlar neşe içinde. O sırada bir kapı aralığına
parfüm şişelerini dizmiş satıcının anonsu kulakları yırtıyor: “Hakiki Hristiyan Diyooor (Christian Dior
demek istiyor) parfüm.” Arabayı almak için otoparka doğru yöneliyoruz. Kapının önündeki tabureye oturmuş 15 -
16 yaşlarında bir erkek çocuğu “Aboo” diyerek elindeki gazetedeki haberi yüksek sesle okumaya çalışıyor kendi kendine. Merak edip soruyorum, “Ağabey, hayvan gribinden birisi ölmüş” diye cevap veriyor endişeyle. Merak etmemesini, devletin gerekli önlemleri almaya başladığını söylüyorum.
Murat Belge, ‘İstanbul Gezi Rehberi’ adlı kitabında, eski adı Pera olan Beyoğlu’nu şöyle anlatıyor: “Kanuni zamanında bağ bahçe konumunda olan Pera, Tanzimat Fermanı ile Levantenlerin yerleşim merkezi
olmuştur. 1830 ve 1871 yıllarında meydana gelen iki büyük yangın semti kasıp kavurmuştur. 3 binden fazla binanın yanıp kül olduğu bu yangınlardan sonra yeni zenginlere, yeni imkanlarla bu boşalan arsalar üzerinde yeni konaklar yaptırma fırsatı doğdu. Dolaysıyla Beyoğlu 1871 sonrası oluşmuş bir Beyoğlu’dur. 1950’li yıllardan sonra ise yeni İstanbul’un dinamikleri bambaşka bir Beyoğlu yarattı. İşte bu ‘bambaşka
Beyoğlu’nda keyişi bir gece geçirip evlerimize dağılıyoruz.